Asistan Hekimlik

Eğitim ve araştırma  hastanelerinde büyük oranda performansa dayalı ücretlendirildiği için daha çok hizmete dönük bir çalışma ortamı,  hasta başına düşen muayene süresinde azalma dolayısıyla iş yükünün fazlalığı, gibi nedenlerle burada çalışan asistanlar eğitime yeterince zaman ayıramamakta, kongrelere katılamamakta ve araştırma yapamamaktadır. Güvencesiz ek gelir yaratan performans uygulaması bu tabloyu endikasyonsuz müdahaleler, etik olmayan uygulamalar gibi bazen vahim boyutlara taşımaktadır. Bu nedenle üniversiteler ve eğitim-araştırma hastaneleri gelir getirici kurumlar değildir ve böyle görülmemelidir. 

Üniversite hastaneleri ise özellikle sevk zincirinin ortadan kalkması ile birer hizmet hastanesi olma yoluna girmiştir.  Dolayısıyla, gerek Eğitim-Araştırma Hastaneleri, gerekse Üniversite Hastanelerinde asistanlar ve eğitici kadroları arasında usta-çırak ilişkisine dayanan, genç hekimlere mesleki bilgi ve birikimin aktarılabilmesine uygun  koşullar yaratılamamaktadır. 

YENİ UZMANLIK YÖNETMELİĞİ VE YENİ PARADİGMALARI; 

Bilindiği gibi tıpta uzmanlık eğitiminin planlaması, uygulanması ve denetlenmesi süreçlerinin önemli bir adımı olan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’nün çıkarılması yıllarca savsaklanmış nihayet 19 haziran 2002 de çıkarılmıştır. Mart 2007’de 1219 sayılı yasada yapılan bir değişiklikle, tıpta uzmanlık eğitiminin tüzük ile değil Sağlık Bakanlığı’nın hazırlayacağı yönetmelikle düzenlenmesi kararı alınmıştır. Ayrıca, tüzüğün çıkması için tarafların (Sağlık Bakanlığı, YÖK ve TTB) uzlaşmasını şart koşan Danıştay kararının dışında davranılarak, Sağlık Bakanlığı tıpta uzmanlık eğitimiyle ilgili düzenlemelerde tek yetkili konumuna getirilmiştir. 18 Temmuz 2009 tarihinde de Tıpta Uzmanlık Tüzüğü yayınlanmıştır. Öncelikle asistanlar arasında asistanlık sürelerinin kısalması gibi olumlu karşılanan yanları olsa da asistan komisyonu olarak eğitim standartlarının olmadığı, müfredatların belirlenmediği bir uzmanlık eğitiminde sadece sürelerin kısaltılması, piyasaya ucuz iş gücü sunmak üzere uzman hekim sayısını arttırmaya yönelik bir yasadır. Bunu 

Eğitim hastanelerinde Şeflik ve Şef Yardımcılığı kadrolarına atamalarda, liyakat yerine sadakat esas alınmış; yürütmesi Anayasa Mahkemesi tarafından durdurulan bir yasa ile (yürütmeyi durdurma kararının Resmi Gazetede yayımlanmasına kadar) profesör ve doçentlerin bu kadrolara sınavsız olarak atanmaları sağlanmıştır. Bu yazının kaleme alındığı bu günlerde nihayet yıllardır beklenen Şef, Şef yardımcılığı ve başasistan kadroları başvurusu için sınav yapılacağı açıklanmış olup, öncesinde atana bu eğiticilerin yeterliliği hakkında bir belirleme yapılması gerekmektedir. Tüm bu gelişmelere her gün bir benzeri eklenmekte, eğitim alanında yaşanılan belirsizlik artarak sürmektedir. Şef’i bulunmayan klinik sayısının ya da eğiticisi bulunmayan kliniklerden uzmanlık alan asistan sayısının yüzlerle ifade edildiği bir ortamda uzmanlık eğitiminden niteliğinden ve niceliğinden söz edilemez. Ülkemizin sağlık alanında kaynak kullanımı, insan gücü planlaması ve istihdamını, sağlık hizmetinin niteliğini, tıp biliminin gelişmesini içeren bu konu, siyasetçilerin kadrolaşma amacına feda edilmemelidir. 

Ne ilginçtir ki uzmanlık yönetmeliği ile kendisi hakkında en önemli kararların hazırlandığı bu yönetmeliğin hazırlanması aşamasında bir asistan temsilcisi bile katılmamıştır. Dolayısıyla ilginç olan diğer bir nokta da 37 maddelik bu yönetmeliğin en kısa maddesi de uzmanlık öğrencilerinin hak ve sorumluluklarıdır. 

TAM GÜN YASASININ UZMANLIK EĞİTİMİNE ETKİSİ 

Birincil görevi eğitim, daha sonra araştırma ve son olarak hizmet olan üçüncü basamak sağlık kuruluşları tam gün yasasının getirdiği finansal baskılar nedeniyle eğitimden daha çok sağlık hizmetine yöneltilmektedir.  Klinik iş yükü nedeniyle de  daha çok ‘ödeme yapan’ hastalara hizmet etme yarışı içine sokulmaktadır. Bunun sonucunda da uzmanlık eğitiminde beceri kazandırmaya ayrılan süre, hasta başı eğitim süresi ve asistanların kuramsal eğitimine ayrılan sürelerde azalmayla sonuçlanacaktır. 

Üniversitelerin ve eğitim  ve araştırma hastanelerinin  bütçesi tamamen merkezi bütçeden karşılanmalıdır. Maaşa dayalı ücretlendirmenin yerini ‘performansa’ dayalı ücretlendirme aldığı için performansın tamamen ‘para-puan’ olarak algılanması, hekimleri daha çok iş-daha çok para cenderesine sokmasıyla hastaları müşteri gören, en iyi muayenenin en kısa olduğu, koruyucu hekimlik, halk sağlığı, bilimsel araştırma yerine  tedavi edici hizmetlere odaklanmış akademik eğitim ortamı sonucunda tıp eğitimi için ağır ve telafisi mümkün olmayan yaralar açılacaktır. 

Tasarıda bulunan zorunlu mesleki sigorta uygulaması yaklaşımı ile tıbbi uygulamadan doğan zararların uzmanlık eğitimi almakta olan bizlerin üzerine yıkılmakta.  Düzenlemelerin zararı bireye yükleyen değil, sistemi sorgulayan bir şekilde olması gerekir. Zararın tazmini önemli ve gereklidir ancak kamusal bir fonla yapılmalıdır. Bu şekli ile uygulama hekimlerin kaçınmasına yol açacaktır. Bu nedenle de bazı riskli vakaların defansif tıp uygulamalarıyla yapılamaması sonucu eğitim sürecimiz zarar görecektir. 

TEZLER ve BİLİMSEL ÜRETİM 

 Bilindiği gibi asistanların uzmanlık sınavına girebilmeleri için uzmanlık eğitimi gördükleri dala ait bir konu üzerinde tez hazırlamaları zorunludur. Tez, uzmanlık eğitiminin ilk yılında verilmesi gereken eğitimi tamamlamanın zorunlu bir parçası olan bilimsel çalışma metnidir. Uzmanlık eğitimi sürecinde, yeni ve farklı soru sorma, özgün fikirler üretme, bilimsel bir projeyi kurgulama ve yürütme, bilimsel verilerin istatistik değerlendirilmesi, literatür araştırma, bilimsel bir çalışmayı yazı haline getirme gibi asistanların bilimsel yeteneklerini geliştirme amacı taşıyan tez çalışmalarının gerçekte bu amaçlardan uzaklaştığı görülmektedir. Tez aslında uzmanlık dalı ile ilgili özgün (orijinal), bilimsel ve yayınlanabilir bir inceleme ve araştırma niteliğinde olmalıdır. Yaşanılanlara baktığımızda, anketimizde asistanların %69,3’üne tez konuları asistanlık sürenizin 3 ile 4. yılı gibi son dönem içerisinde verilmekte,% 50.2’si tez danışmanı öğretim üyesinin bilimsel araştırma yapma konusunda yeterli destek sağlayamadığını, % 57.6’sının bilimsel çalışma, tez yapma olanağına ve ortamına sahip olmadığı gösterilmektedir. Dolayısıyla tez rutin iş yüküne eklenen zaman ve emek yükü oluşturan, genel kabule göre bilimselliğinin hiçbir önemi olmayan, bu nedenle de kolay, çabuk ve sorunsuz olarak tamamlanması gereken çalışma haline dönüşmektedir.  Asistanlığın son iki yılında yaşanan, gelecek kaygısı ve geleceğe dair umutsuzluk tezin bu şekilde algılanmasını pekiştirmektedir. 

Tez yapılırken tez danışmanının seçimi, tez konusu seçimi, tezin yürütülmesi ve özellikle de mali kaynak bulunması aşamalarında ciddi sorunlar bulunmaktadır. Mali kaynak bulunamaması nedeniyle bazı tez konuları etik kurul onayı alamamaktadır. Tez konusu seçilirken anlamlı sonuç beklentisi olması, kolay ve sorunsuz yapılabilme, geriye dönük ve sonucu garantili çalışmaların tercih edilmesi nedeniyle de bilimsel değeri olmayan tezler üretilmektedir. Sonuç olarak, uzmanlık tezinin oluşturulma amacı doğru ve yararlı belirlenmiş olmakla birlikte, birincisi bilimsel eğitim geleneğimizdeki ve uzmanlık eğitiminin standardizasyonundaki eksiklikler, ikincisi, uzmanlık eğitiminin bilimsel düşünme-araştırmadan çok hizmet üretimi ve “meslek edindirme” amaçlı olması nedeniyle yanlış ve yararsız bir uygulama olarak sürmektedir. 

Bilimsel toplantılar ise apayrı bir tartışma konusudur. Kongre, sempozyum vs. gibi birçok toplantının bilimsel niteliği, neye hizmet ettiği sorgulanmaktadır. Bu alan büyük oranda kapitalist ilaç ve teknoloji firmalarına bağımlı hale gelmiş durumdadır. Bu firmaların desteği olmadan genel olarak herhangi bir toplantıya hekimlerin katılım oranı %1’leri geçmemektedir. Asistanların da toplantılara firma desteği olmadan katılması neredeyse imkansızdır. Bu konuda Üniversite ve Eğitim-Araştırma hastanelerinde ayrı bir ödenek olması zorunludur. Ayrıca hizmet yükünün yoğunluğu nedeniyle asistanların kongrelere katılımı sınırlandırılmaktadır. Yaptığımız ankette asistanların % 68’i kurs kongre vb. katılma konusunda bölümlerinden izin almakta zorluk yaşadıkları ifade etmektedirler.  İstanbul gibi metropol bir şehirde asistanlar yoksulluk sınırının altında aldıkları ücretler nedeniyle geçim sıkıntısı çekmekte, yaşam mücadelesi vermektedir. Bunun yanında kongre, kurs gibi bilimsel faliyetlere katılım konusunda ya ücretini asistan tarafından ödenmesi beklenmekte ya da ilaç firmalarından maddi destekler beklenmektedir. Her şeye rağmen anketimizde asistanların % 84,2’si yurt içi bilimsel toplantılara gidebilmekte, ancak %70’i yurtdışı bilimsel toplantılara katılamamaktadır. Ayrıca asistanların 64.2’si eğitim olanaklarına erişim veya bilimsel araştırma projeleri için fon bulamadıklarını ifade etmektedir.Bilimsel araştırmalar ve tez çalışması gibi bilimsel üretimlerde  maddi destek  üniversite hastanelerinde döner sermayenin %5  kesintisiyle kurulmuş fonlardan sağlanmaya çalışılmakta, eğitim araştırma hastanelerinde ise ya TÜBİTAK gibi kurumlar vasıtasıyla ya da tamamen ilaç firmalarının desteğiyle sağlanmaktadır. Bu son belirtilen durum bilimsel bilginin güvenirliğini, toplumsal faydayı bir yana bırakın etik değerler açısından hekimlik mesleğini geri dönüşümsüz bir yıkıma sürükleyebilecektir. 

HİZMET SUNUMUYLA İLGİLİ PROBLEMLERİMİZ

ÇALIŞMA SÜRELERİ 

İşvereni devlet ve özel sektör olsa dahi, ücretli olarak çalışanlara ilişkin uluslararası sözleşmeler düzenleyen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün  ülkemiz tarafından da imzalanmış 1935 tarihli 47nolu sözleşme maddesinde çalışanların haftalık çalışma saatlerini 40 saat olarak belirtilmektedir. Birleşmiş Milletler’ce 10 Aralık 1948’de imzalanan ve 6 Nisan 1949’da da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onanarak ülkemizde de yürürlüğe giren İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23. maddesi “herkesin elverişli koşullarda çalışma hakkı bulunduğuna”, 24. maddesi de “herkesin, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve ücretli dönemsel tatiller dâhil, dinlenme ve boş zaman hakkı olduğuna” dikkati çekmektedir. 

Avrupa Birliği ülkelerinde hekimlerin haftalık çalışma saatine bakıldığında nöbetler (icap dahil) ile birlikte en fazla 48 (bazı ülkelerde 56) saattir. Ülkemizde kamu sağlık çalışanlarının çalışma süreleri 2368 sayılı ‘sağlık personelinin tazminat ve çalışma esaslarına dair kanun’ ile düzenlenmiş ve 45 saat olarak belirlenmiştir. Yaptığımız ankete katılan asistanların %51,3’ü haftalık ortalama 80 saat ve üzeri çalışmakta,% 53.5’i tıbbi hatayla karşılaşmaktadır.Uzun süre ve kesintisiz çalışma nedeniyle uykusuzluk ve yorgunluğun zararlı tıbbi hatalara yol açması ve hastaya zarar verilmesinin yanında, çalışanların fiziksel ve akıl sağlığını koruyabilmeleri, özel ve profesyonel hayatlarını dengelemelerine yardımcı olabilmesi, öğrenmelerini arttırabilmesi açısından çalışma saatlerinin azaltılması gereklidir.Tam gün yasasıyla performansa dayalı ücretlendirilen hekimlerin tam 7 gün  24 saat çalışması öngörülmektedir. Hekimler tam süre ile çalışmalı yani günde 8 saat, haftada maksimum 40 saatlik çalışma süresine ilaveten maksimum 16 saat ile fazla çalışma süresi sınırlandırılmalı, emekliliğine yansıyan ücretler ve diğer özlük hakları garanti edilerek çalışabilmelidir. Çalışma saatlerinin uluslar arası normlara uygun hale getirilmesine yönelik İstanbul Tabip Odası Hukuk Bürosu tarafından dava açılması planlanmış bu konuda dava açmak isteyen asistan arkadaşlara görev düşmektedir. 

NÖBETLER;

Nöbet tutmak eğitimin ve hizmetin bir parçası olarak kabul edilir. Asistanlar da nöbet tutmaktan gocunmadıkları gibi bu durumdan mesleki olarak en fazla yararlanmanın telaşındadır. Ancak bazı kliniklerde 2 yıla kadar süren gün aşırı nöbet ve kesintisiz 36 saate varan hastanede kalma süresi insanlık dışı bir uygulama halini almıştır. Kesintisiz çalışma sonucu uykusuzluk ve yorgunluğun tıbbi hatalara yol açtığıyla ilgili birçok yayın bulunmaktadır. Bunun mesleki eğitim ya da hekimlik sanatının gerekleriyle bir ilgisinin olmadığı bilinmelidir. Maalesef bu konuda yıllardır çözüm üretilemediği gibi sorunun kangrenleşerek devam etmesi de uzaktan izlenmektedir.

Nöbet saatlerine ilişkin herhangi bir yasal düzenleme veya standardizasyon olmadığından nöbet sıklığı ve çalışma süreleri, ilgili klinik şefliğinin inisiyatifi ile belirlenmektedir. Avrupa Birliği Mahkemelerinde bu hususla ilgili davalarda, hekimlerin nöbetler dahil haftalık çalışma saatlerinin en çok 48 saat olabileceği ve bu çalışmanın da her 8 veya 10 saatlik periyotlar için en az 11 saatlik dinlenmeler şeklinde planlanması gerektiği belirtilmiştir.

Üniversite ve eğitim-araştırma hastaneleri "hizmet hastaneleri" değildir. Ülkemizde eğitim veren hastanelerdeki uygulamaya baktığımızda asistanların çalışma süresinin ve nöbet sayılarının belirlenmesinde asistanın eğitim gereksinimleri değil, hastanenin ihtiyaçları ve klinik işlerinin miktarıyla belirlenmektedir. Yaptığımız ankette bölümlerindeki asistanların efektif eğitim alabilmesi için ayda kaç gün nöbet tutması gerektiği sorulduğunda % 46,1'i 5-6 gün, %45,6'sı 4 günden az, % 7,2 7-8 gün, %1'i 9-10 gün olarak cevapladı.Özellikle cerrahi branşlarda 1,5?2 yıl boyunca gündüz mesailerine ek olarak, ayda 10-15 nöbet tutulması nedeniyle asistanın toplam zamanının 2/3 ünü hastanede geçirmek zorunda kaldığı görülmektedir. Ayrıca hastanelerde nöbet süresince bırakın bir öğretim üyesini bazen uzman bile bulunmamaktadır. Anketimizde asistanların %78,8'i bölümlerinde uzman süpervizyonu olmadan tek başına nöbet tuttuklarını ifade etmektedirler.

MAAŞLAR, NÖBET ÜCRETLERİ;

Asistanlar yaklaşık 1300-1400 YTL maaş almaktadır. . Üniversite hastanelerinde döner sermaye ödemeleri 600-900 YTL arasında değişmektedir. Eğitim - Araştırma hastanelerinde ise performans ödemesi uygulamasından sonra üniversitelere ve eski döneme göre nispeten daha yüksek döner sermaye ödemeleri yapılmaktaydı. Genellikle 1500-2500 YTL arasında değişen bu gelirin son yıllarda giderek azalmaktadır. Tam gün yasasıyla üniversitelerde de performansa dayalı bir ücretlendirme getirilmektedir. Asistanlar, performans sistemiyle katkı payı alabilmek için zamanlarının önemli bir kısmını puan(para) toplamaya harcamaktadır.

Performans sistemi ile zaten olumsuz olan eğitim koşulları daha da kötüye gitmiştir. İş barışı bozulmuş, hastaların adeta birer 'puan' olarak görülmesi meslek onuruna yakışmayan davranışlara yol açmaktadır. Aynı hastane içinde aynı iş yükü altında olan iki klinikte 3-4 kata varan katkı payı ödemesi farklılıkları olabilmekte, bu da mesleki dayanışma duygusunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bilindiği gibi döner sermaye ödemeleri emekliliğimize yansımamaktadır. Gelecek ay ödeneceğinin garantisi de yoktur. İşletme haline getirilmiş hastaneler pekala 'bu ay sosyal güvenlik kurumundan alacağımı alamadım, kusura bakmayın ödeme yapamıyoruz' demektedir.

Çok önemli başka bir konu ise nöbet ücretleri Çoğu asistan 80 saatten fazla nöbet tutmakta, bu saatten fazla tutulan nöbetler ise ücretlendirilmemektedir. Her asistana bir saat nöbet karşılığı yaklaşık 2.5 YTL ödenmekteydi, tam gün yasasıyla bu nöbet ücreti saati 5,35 TL olmaktadır. Bu yasayla nöbet ücretlerinin artırılması ve de 80 saat üzeri nöbet ücreti ödenmemesi uygulaması kaldırılarak maksimum 130 saat çalıştırılması ilgili ile yasa gündeme gelmiştir. Böylelikle 80 saat üzerinde çalıştırılması yasal olarak onanmış olup, 7 gün 24 saat çalışmak özendiriliyor. Ek ödemelerinde 'performansa' bağlanmasıyla asistanların çoğunlukla acil koşullardaki emeğini yok sayılması demektir. Bunca iş yoğunluğunun arasında, yaptığımız ankete katılanların asistanların %99'i ek iş yapmak zorunda kaldığını ifade etmektedir. Asistanların, yoksulluk sınırının 2010 ocak ayı itibariyle 2 bin 891 TL hesaplandığı ülkemiz koşullarında en az 5.000-YTL olmak üzere emekliliğine yansıyan, düzenli ödenen ve asistanlar arasında belirgin farklılık göstermeyen bir gelirleri olmalıdır. İstanbul gibi metropol bir şehirde asistanlar yoksulluk sınırının altında aldıkları ücretler nedeniyle geçim sıkıntısı çekmekte, yaşam mücadelesi vermektedir. Ayrıca yabancı uyruklu asistan arkadaşlarımız birçok kurumda hem maaşsız hem de sağlık güvencesiz çalışmaktalar. Bu konuyla iligili anketimizde asistanların %87.6'sı yabancı uyruklu asistanların nöbet ücreti ve emeğinin karşılığı bir ücret alması gerektiğini, 94.8'i sağlık güvencesi olması gerektiğini ifade etmektedirler.

ÇALIŞMA ŞARTLARI;

Ayrıca zamanlarının çoğu hastanelerde geçmesine rağmen asistanların insanca yaşayabileceği koşullar hastanelerimizde mevcut değildir. Hastanelerimizin bir çok kliniğinde sağlık çalışanlarının kullanabileceği bir banyo hatta tuvalet bile bulunamayabilmektedir. Öğlen arasının olmaması, ameliyathanede olma, hasta yoğunluğunun fazla olması gibi nedenlerle sağlıklı beslenme ve insani ölçülerde dinlenme bile mümkün olmamaktadır. Çoğu hastanede bazı kliniklerde bir odayı 20' den fazla asistan paylaşmakta, okuma salonu, kütüphane gibi ortamların bulunması mucize sayılmaktadır. Yaptığımız anket çalışmasında "standart alt yapı olarak her asistan için sahip olduğunuz olanaklar nelerdir" sorusuna asistanların %39,3 kilitli dolabının olduğunu, %36,7'sinin nöbet-soyunma odalarının olduğunu, % 17,8'inin dinlenme odalarının olduğunu sadece %6,6'sının araştırma-faliyet odası bulunduğunu belirttiler. Sağlıkta Dönüşüm Programı sürdüğü, hastalara müşteri gözüyle bakıldığı sürece, Bakanlığın hekim seçme özgürlüğü yönergesi örneğinde görüldüğü gibi hekimler hastaları ile karşı karşıya getirilecek, çalışma ortamlarımız her gün olumsuz duygularla yüklendiğimiz mekanlar haline gelecektir. Ayrıca hastaların müşteri olarak görülmesi mesleki yabancılaşmaya yol açmakta, hastasını en kıymetli varlığı olarak gören idealist hekimi yok etmektedir.

İŞ YÜKÜ VE ANGARYA

Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliğinde açıkça "Uzmanlık öğrencileri uzmanlık eğitimi uygulamasından sayılmayan işlerde görevlendirilemez" maddesi yer alsa da asistan hekimler uzmanlık eğitimi süresince hekimlik dışında pek çok şeyden sorumlu tutulmaktadır.Yaptığımız anket çalışmasında asistanların % 89'u bölümlerinde hekimlik dışı işler yaptığını ifade etmektedir. Yani asistanlar her türlü "angarya işte kullanılabilir" anlayışı hüküm sürmektedir. İstihdamının yetersiz olan sağlık personeli sorusuna ise asistanların % 18,6'i sekreter, %15,6'sı uzman hekim, %15,1'i hasta bakıcı, %13,8'i hemşire, %10,7'si temizlik personeli, %10'u teknisyen %9.2'si öğretim üyesi, % 6,4'ü laborant olarak yanıtlamıştır. Ülkemizdeki hekim sayısının yetersizliğinden bahsedilirken, yardımcı sağlık personeli sayı ve özellikle de niteliğindeki eksiklikler göz ardı edilmekte, yok sayılmaktadır. Oysa donanımlı ve yeterli sayıda hemşire, hasta bakıcı, ambulans görevlisi, sekreter, laborant ve teknisyen olmaması nedeniyle, bu işlerin basamakların en altında olanlara, yani asistan hekimlere kalmasıyla, "angarya" ile sonuçlanmaktadır. Ucuz işgücü olarak çalıştırılan taşeron şirket elemanlarının hem sayı olarak yetersizliği hem de işlerinde ehil olmamalarının doğurduğu sorunlar da asistanlar tarafından telafi edilmektedir.

Yakın tarihte basiretsiz yöneticilerin asistanları tıbbi sekreterin yapması gereken işleri yapmaya zorlaması, sonrasında da asistanların buna karşı çıkması nedeniyle açılan soruşturmalar angaryanın güncel kanıtlarını oluşturmaktadır. Bir taraftan yardımcı sağlık personeli açığının telafisinde kullanılan asistanlar, diğer tarafta yeterli uzman ve başasistan olmadığında, yetkileri dışında işler yapmaya da zorlanabilmektedir. Özellikle kimi durumlarda 'özel işlerde' kullanılan asistanların varlığını ise hiç unutmamak gerekir.

Domuz Gribi Asitanları Vurdu

Bu yıl yaşadığımız H1N1 Pandemisiyle ilgili olarak halkın doğru bilgilendirilmemesi, yaşanılan bilgi kirliliği sonucu korku ve panik hali İstanbul'daki bütün acil poliklinik hizmeti veren sağlık kurumlarında yığılmaya sebep oldu. Politik tercihler nedeniyle sevk sistemi ve birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumları işletilmeyen bir ülkede H1N1 salgının yükünü ikinci ve üçüncü basamak hizmeti veren hastaneler tarafından çekildi. Yaşanan aksaklıklar ve adaletsizlikler, tam da bu koşullarda ihtiyaç duyulan ve elzem olan birinci basamak örgütlenmesine ne denli gereksinim duyulduğunun bir kanıtıdır ve bu haliyle birinci basamaktaki hekimleri yıllar boyu ihmal eden ve değersizleştiren, bürokratik olarak örgütlenmiş sağlık sisteminin olağanüstü durumlarda karşılaştığı yönetim krizlerine bir örnektir.

H1N1 pandemisi nedeniyle Türkiye'de alınan önlemler in sonucu olarak asistan hekimler farklı hastanelerde farklı türde uygulamalarla karşılaşmıştır. Sağlıkla ilgili olağanüstü durumlarda tüm hekimlerin göreve çağrılması gerekirken işgücü ihtiyacı sadece asistan hekimler üzerinden sağlanma yoluna gidilmiştir. Hastanelerde karar süreçlerine asistanlar ve diğer sağlık çalışanları dahil edilmemiştir. İstanbul Tıp Fakültesi Kan Merkezi'nde kendi branşında nöbet tutmayan asistan hekimlere (Örneğin Fizyoloji, Spor Hekimliği gibi), Acil Dahiliye Bilim Dalı'ndan toplu görevlendirme gönderilmek usulüyle akşam 16:00'dan sonra nöbet tutturulmuştur. Uygulama hiçbir anabilim dalıyla doğrudan ilişkilendirilmeyen, fakültenin ortak bir hizmetinin bölümler arasında ayrımcılık yapılarak belirli bazı branşlardaki hekimlerin üzerinden yürütülmüştür. ( Kızılay'daki durum pandemi haricinde de sürüyor.) Sağlık bakanlığına bağlı hastanelerde ise "Karantina Nöbeti" adı altında hukuki dayanağı olmayan Kapı nöbetleri tutturuldu. Birçok hastanede de asistanların zaten çok fazla olan nöbet sayıları artırıldı. Bunun dışında da görevlendirilen asistan hekimlere domuz gribi salgını ile ilgili yeterli bilgilendirilme yapılmamıştır.

Sağlık çalışanlarının diğer çalışanlara göre enfeksiyon hastalıklarına 10 kat daha fazla yakalanmaktadır. Gerek kan ve vücut sıvıları ile temas yoluyla, gerekse hava yoluyla hastalar tarafından salınan solunum salgılarıyla pek çok enfeksiyon etkeninde olduğu gibi H1N1 salgınında değişik şiddette bu hastalığa maruz kaldık. Atatürk Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan Mustafa Güneş adlı 29 yaşındaki taşeron sağlık işçisi H1N1 virüsüne bağlı olarak yaşamını yitirdi. Diğer sağlık çalışanında olduğu gibi birçok asistan arkadaşımız H1N1 virüsüne yakalandı. Enfeksiyon etkenlerinin oluşturduğu tehdidin derecesi o sağlık kuruluşunda alınan önlemlerle ilgilidir. Türk Tabipler Birliğinin daha önceden Sağlık bakanlığına sunmuş olduğu "işyeri modeli" ve deneyimi de göz önünde bulunarak bu konuda yeni bir girişime ihtiyac vardır. Mesleki risk, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığından yaşamını yitiren hemşire arkadaşlarımız ya da hastasını tedavi ederken kendisi bu enfeksiyona yakalanan asistan hekim arkadaşlarımız yakın tarihli örnekleridir. Ayrıca sağlık çalışanları bulaşıcı hastalıklar dışında sağlıklarını tehdit eden bir çok kimyasal ve fiziksel ajanlar vardır. Mesleğimizi icra ederken maruz kaldığımız meslek hastalığı riskimiz diğer mesleklerde olduğu gibi güvence altına alınmalıdır. Nasıl bizim malpraktislerimiz nedeniyle hastaya karşı sorumluluğumuz varsa bu konuda çalıştığımız kurumun da bize karşı sorumlulukları olmalıdır. Bu konuda var olan hukuksal boşluk önümüzdeki dönemde somut çözüm önerileriyle ve diğer örgütlerin desteğiyle doldurulmalıdır. Çözüm olarak asistanlar ve tüm diğer sağlık çalışanlarıyla birlikte sağlık hizmetlerinin her kademesine katılımcı demokrasi ilkesinin uygulandığı, bürokratik olmayan, tabana dayalı ve aktif olarak katılımlı örgütlülükler vasıtasıyla sağlık bütçesinin ve sağlık politikalarının belirlenmesinde rol alınmalıdır.

ŞİDDET ve MOBBİNG

Uzmanlık eğitimi almanın ve iyi bir hekim olmanın bedeli, bazen insan kapasitesini aşacak kadar çok çalışmak, çoğu zaman uykusuz kalmak, sayılamayacak kadar bir çok zorluğa göğüs germektir. Tüm beklentileri var güçleriyle karşılamaya çalışmalarına rağmen asistanlar, işlemeyen sağlık sisteminin sorumlusuymuşuz gibi başta hastane idari kadroları, hasta ve hasta yakınları olmak üzere herkes tarafından tehdit, baskı ve aşağılanmaya maruz kalmaktadır. Gizli kamera çekimlerine dayanarak açılan akıl dışı soruşturmalar, bıçaklanma, vaka-i adi haline gelen darp olayları, bu baskı ve aşağılanmaların göstergesidir.

Radyasyon, elektrik, gürültü, kanserojen ajanlar, kötü havalandırma ve çalışma şartları gibi sağlıkçıları tehdit eden risklerin yanı sıra şiddet de giderek artan bir risk oluşturmaktadır. Üstelik sağlık sisteminin işlemeyen tüm basamaklarında hekimlerin sorumlu olduğunu düşünen bir hasta popülasyonuyla en fazla iletişim içinde olan asistanlar için bu daha belirgin olmaktadır.

Bunun yanında asistanların öğretim ortamı içinde gerek kıdemli asistanlar veya uzman gerekse şef ve şef yardımcılarından olmak üzere baskı altında hissetmektedir. Bunda tarihsel olarak Sultan 2. Mahmut'un Askeriye-i Tıbbiyesinden günümüze disiplin içinde aktarılan bir mirasa sahip olmamızın etkisi olsa gerek. Yaptığımız ankete katılan asistanların % 69'u çalışma ortamında bölüm başkanının, öğretim üyelerinin, uzmanların, kıdemli asistanların veya diğer çalışanlarının baskı unsurları taşıyan sözlü yada fiili davranışlarına maruz kalmaktadırlar.

MECBURİ DEĞİL GÖNÜLLÜ HİZMET

Hatırlanacağı gibi mecburi hizmet 12 Eylül askeri cuntası döneminde çıkartılan 2514 sayılı yasayla başlatılmış ve 1995 yılında askıya alınmıştı. Daha sonra 2002 yılındaki erken seçim öncesinde dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş tarafından tekrar yürürlüğe konulan uygulama AKP Hükümeti tarafından 2003 Temmuzunda çıkarılan bir yasayla tamamen kaldırılmıştı.

Hükümet önce mecburi hizmeti kaldırma nedenini yasa gerekçesinde şöyle açıklamıştı:

"Kutsal bir meslek olan hekimlik altı yıl gibi uzun bir eğitimden sonra elde edilebilmekte, uzman olabilmek için de Tıpta Uzmanlık Sınavını kazanmak ve 3 ile 5 yıl süren asistanlık eğitimini başarı ile tamamlamak gerekmektedir. 2514 sayılı Kanunla, insanın en değerli varlığı olan sağlığın korunması, hastalıkların tedavisi ve insanın daha kaliteli bir hayat sürmesi çalışmalarında birinci derece sorumluluk yüklenen ve her türlü hastalık riskine rağmen büyük bir özveriyle görev yapan hekimlere başka hiçbir meslekte olmayan bir yükümlülük getirilmiştir"

Bu gerekçelerin altında imzası olan aynı Başbakan, aynı Sağlık Bakanı bugün tam tersi bir anlayışla hekimleri "zorla" çalışmaya tabi tutmaktadırlar.

Mecburi hizmetin devam etmesi, özellikle mecburi hizmeti bitirdikten sonra tayin hakkının olmaması bizlerin geleceğini tamamen belirsizleştirmektedir. Bunun yanında Üniversite hastanesi asistanlarının eğitim süreleri dolduğu an hastane ile ilişikleri -dolayısıyla maaşları ve sağlık güvenceleri!-kesilmekte, mecburi hizmet ataması yapılana kadar da yaklaşık 2-3 ay boyunca parasız yaşamaları beklenmektedir.

Eğer gerçek amacınız Güneydoğu'da yaşayan insanlarımıza sağlık hizmeti götürmekse mecburi hizmet gibi askeri dönemin ürünü olan ve artık yap-boz tahtasına dönüşmüş bulunan girişimlerden vazgeçip hekim örgütleriyle diyalog kurarak hekimlerin bu bölgelerde gönüllü olarak çalışacakları özendirici tedbirler hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde daha öncekilerde olduğu gibi bu girişimlerin akibeti de hüsranla sonuçlanmaya mahkumdur.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI VE MESLEĞİMİZ

Bilindiği gibi AKP hükümetinin Sağlık Bakanlığı 2003 yılında Sağlıkta Dönüşüm Programını hedef olarak benimsemiş ve bunu acil eylem planı olarak ortaya atmıştı. Genel Sağlık Sigortası adı verilen sağlık vergisine, Aile Hekimliği denilen sağlık ocaklarının özelleştirilmesine, "Tam Gün" adı verilen devlet ve üniversite hastanelerinde işletmeleştirmelere dönüştürülmüştür. Bu programın son basamağı "Kamu Hastane Birlikleri" adı verilen son yasa halkasıyla da hekimlere kamu hastanelerinde sözleşmeli çalışma beklemektedir. Uzun ve yorucu bir mesleki kariyerin sonrasında piyasalaştırılmış bir sağlık ortamında güvencesiz işgücü olmak hekimlere dayatılmaktadır.

2000-2001 krizi sonrasında, 2002 yılında iktidara gelen AKP hükümeti, koalisyon hükümetlerini takip eden dönemde sermayenin ve neo-liberal politikaların zayıflayan hegemonyasını yeniden tesis ederek IMF ve Dünya Bankası programlarının devamını sağlayarak, sermayenin ana (merkez) partisi olma konumunu kazandı. Seçim başarısı ile rüzgarı arkasına alan iktidar sağlık alanının piyasalaştırılması yönündeki uygulamalarını demokratik sivil toplum örgütlerini hiçe sayarak pervasızca ve daha kararlılıkla hayata geçirmeye devam ediyor. 1999 yılında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın yüzde 2,9'u düzeyinde olan genel yönetim sağlık harcamaları toplamı 2002 de % 3,8'e yükseldi. 2007 yılında yüzde 4,1'e çıktı. Piyasalaşan sağlık hizmetleri toplum sağlığı göstergeleri açısından olumlu katkı yapmadığı gibi, sağlık harcamalarının son beş yılda dört kat (2009~36 milyar dolar) artmasına yol açmaktadır.

2002 yılına dek Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri görev yapan tüm hükümetlerin biriktirdiği dış borç 129 milyar dolar iken 2009 sonunda ise bu rakam 273 milyar dolar. İç borç ise 2002 sonunda 149.9 milyar lira iken, 2009'un üçüncü çeyreğinde 321 milyar lira. Bu arada doğrudan 40 milyar dolara yakın özelleştirmeyle de ülke satılmış durumda. Dünyada bize benzeyen 149 gelişmekte ülke arasında büyüme hızı bakımından bu iktidarın yönetimi devraldığı 2002 senesinde 29. sıradayken 2009'da 136. sıraya düşmüşüz.

Piyasalaşan sağlık hizmetlerinin patronları tamamen örgütlenmiş olup sağlık politikalarında söz sahibi durumuna gelmişlerdir. Bu koşullarda hekimler ve sağlık çalışanlarının grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkı olmadan sözleşmeli hale getirilmesi özlük haklarımızın gaspı olacaktır. Kamu hastanelerinin 'birlik' adı altında işletmeleştirilmesi asistan olarak ya da gelecekte uzman olarak iş güvencesini ortadan kaldıran, sözleşmeli çalışmayı getiren bir süreçtir. Sağlık işletmelerinde sözleşmeli çalışma öngörülmektedir. Sözleşmelilik iş güvencesinin ortadan kalkması, tayin hakkının olmaması, bir aydan fazla rapor alanların işine son verilmesi, doğum izni olmaması gibi ağır koşulları getirecektir İş güvencemiz patronun iki dudağı arasına terk edilmek istenmektedir.

Bu programın, Anayasal ve toplumsal olarak kamusal olan sağlık sistemimizi, sistematik olarak tahrip ettiği ve piyasalaştırıldığı görülmektedir. Hastaları müşteri olarak gören piyasacı anlayış, hekimleri ve sağlık çalışanlarını da birer maliyet unsuru olarak algılamaktadır. İş güvencesiz çalıştırmayı, emeği değersizleştirmeyi yaygınlaştırmaktadır

GELECEĞİMİZ

Tıbbiyeli idealine bağlı kalan bizler, büyük bir ağacın köksüz olmayacağı gibi hekimlik mesleğinin tarihin derinliklerinden damıtılarak geldiğini düşünmekteyiz. Tıp eğitimini sağlıklı değerlendirebilmek ve anlayabilmek için de geçirdiği tarihsel süreci iyi bilmeliyiz. Süleymaniye'de Yıldırım Beyazıt tarafından Darü'l Tıp 1555 yılında açılmış ise de ilk klinik dersler Fatih Darüşşifası'nda 1770 yılında başlamıştır. Tıp eğitimi birçok sıkıntılı süreçler geçirerek 14 Mart 1827 de Sultan II. Mahmut'un"Tıphane ve Cerrahhane-i Amire" adı verilen Askeri Tıbbiyeyi açtıktan sonra, ilk defa bilimsel anlamda eğitim veren ve skolastik eğitim anlayışından kurtulduğu bir eğitim kurumuna kavuşmuştur. 1933 yılında üniversite reformuyla da bugünkü modern tıp eğitiminin temelleri atılmıştır. Günümüzde tıp eğitimi ve uzmanlık eğitiminde belli standartlar oluşturulamamış olsa da, ülkemiz sağlık uygulamaları dünya tıbbi içinde önemli bir yerde durmaktadır. Hekimlere yönelik her türlü saldırıya karşın bu ülke de trahomu, sıtmayı, sifilizi ortadan kaldırmak için at üstünde köylere sağlık hizmeti götüren bir hekimlik tarihi olduğu unutulmamalıdır. Sağlam temelleri olan tıp fakültelerine, sağlık alanında büyük bir akademik birikime, sağlık uygulamalarında ileri teknik-biyoteknolojik donanıma sahip olan ülkemiz tıbbı, geliştirilmeye açık kaynakların optimumu kullanılması için de iyi bir örgütlenmeye ihtiyaç duymaktadır.

Türk Tabipleri Birliği sağlık alanındaki doğruları kimseden sakınmadan ifade etmeye devam etmektedir. TTB yaklaşık 107 bin hekimin meslek örgütüdür. 50 yıllık örgütsel ve bilimsel birikime, bu birikimi güncel gelişmeler ışığında sürekli yenileyen kadrolara sahiptir. Siyasal iktidarın tüm demokratik kitle örgütlerini, meslek odalarını kendine tabi kılmaya çalışmasına karşın, TTB bağımsız tavrını korumaktadır. TTB'nin yürütmüş olduğu hekimlerin taleplerini dile getiren mücadeleci tavır umut kaynağı olmaktadır.

Haziran 2007 TTB Büyük Kongresi'nde sunulan yönerge ile TTB-AHEK ilk merkezi asistan örgütü olarak resmen tanınmış oldu. AHEK bünyesinde çalışma grupları oluşturulması, yerel tabip odalarında asistan komisyonları kurulması, üniversite ve eğitim hastanelerinde asistan temsilciliği kurulması ve uzmanlık derneklerinde asistanların seçme/seçilme hakkı olacak şekilde üye olabilmelerinin ve katılımının sağlanmasına yönelik çalışmalar yürütülmektedir.

Asistan hekimler kendi sorunlarının çözümünü başkalarından beklemek yerine bizzat kendileri harekete geçerek Meslek Odaları, Uzmanlık Dernekleri, Sendikalar ve benzeri sivil toplum kuruluşlarında bir araya gelerek seslerini çoğaltmak zorundadır. Tüm sağlık çalışanlarıyla birlikte daha güçlü örgütlenmeler yaratılması her gün daha fazla hissedilmektedir. Sonuç olarak hekimlik mesleğini hak ettiğimiz saygınlığa getirmek için hep birlikte hareket etmeliyiz.

Artık zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz kaldı.


"Hep birlikte Sağlıkta ÇÖKÜŞÜM Yasaları Geri DÖNÜŞÜM Kutusuna"